Mavi Marmara’ya tanıklığım

On şehit verdiğimiz ve 10. yıldönümünü idrak ettiğimiz Mavi Marmara hadisesinin çeşitli kesimlerce farklı lanse edilip itibarsızlaştırmaya çalışıldığı bu günlerde, yıllar önce Diriliş Postası gazetesi için kaleme aldığım bir yazıyı detay düzeltmelerle yeniden yayınlama zarureti hasıl olmuştur. Umarım bu öykü, köhneleşmeye  yüz tutmuş bazı zihinlerin yeniden yeşermesine vesile olur.

 

***

 

‘’Üstad Saim, yarın sabah 7’de hazır ol, seni biz almaya geleceğiz’’ derken, yüreğinin sevinç dolu çırpıntısı sesine yansıyor Eymen Halid’in. Belirlenen vakitte geliyorlar, Şam’ın Rukneddin semtindeki evimin önüne. Elimde küçük bir bagajla yanlarına gittiğimde Eymen beni zıpkın gibi genç bir adamla tanıştırıyor ve ‘’aracımızı Amir kullanacak’’ diyor, heyecanla yola koyuluyoruz. Formal tanışıklık faslı, ardından giriştiğimiz derin sohbetler esnasında bu genç adamın bir ekonomist olduğunu, İngilizcenin yanı sıra İbranice, Fransızca ve Rusçayı da ileri derecede bilip konuşabildiğini öğreniyorum, Arapça zaten ana dili. ‘’Niye Türkçe yok?’’ diye soruyorum espriyle karışık. ‘’Kesinlikle o da olacak, çok yakında inşallah’’ diyor. Yermuk Filistin Kültür Merkezi bünyesinde (Katil Esed rejiminin sonradan ağır saldırılarla yerle bir ettiği Filistinli mülteci yerleşkesi Yermuk) kısa süre içinde Türkçe kursu açılacağını, tüm altyapı çalışmalarının neredeyse tamamlandığını ve kendisinin de bizatihi bu programa dahil olup bir yıl sonra benimle ve tüm Türkiyeli kardeşleriyle Türkçe konuşacağını söylerken cümlesinin sonuna yine içten bir ‘’inşallah’’ eklemeyi de unutmuyor. Gülüşüyoruz ve bu kez hepimiz bir ağızdan temenna makamında bu yüce sözü tekrarlıyoruz; İnşallah! Muhabbetimizin ilerleyen aşamalarında anlıyorum ki, bu genç adam Filistinli direniş liderlerinden Dr. Ramazan Şallah ve Ebu Tarık’ın önemli bir öğrencisi ve mezkur Yermuk Filistin Kültür Merkezi’nin de müdürü.

 

Arap basınının güçlü kalemi Eymen Halid uzun yolculuğumuz esnasında bir ara bana Amir’in uluslararası geçerliliği olan sertifika sahibi, çok yönlü ve nitelikli bir uçak pilotu olduğunu söylüyor. Şaşkınlıkla ‘’gerçekten mi?’’ diye soruyorum Amir’e. Hayatta en çok sahip olmak istediğim yeterliliğe bu genç adamın erişmiş olması bu kez beni heyecanlandırıyor. En az iki saat uçaklar, uçuş teknolojileri ve pilotluk üzerine keyifli bir muhabbet sürdürüyoruz.

 

Amir kıvrak bir şekilde otomobili sevk ve idare ederken manzaralar, iklimler, insan ve şehir görüntüleri değişiyor. Lazkiye’de Eymen’in Filistinli bir dostuyla buluşuyor ve şehrin kuytu köşelerindeki bir camide (meğer o bölgede pek bulunmazmış) akşam namazını eda ettikten sonra Yaylapınar sınır kapısı üzerinden Türkiye’ye ulaşmak üzere yola çıkıyoruz. Normalde Cilvegözü-Babul Heva güzergahından gelmeliydik ancak Eymen bir Filistinli ve Suriye devletinin kendisine verdiği geçici seyahat belgesi aynı zamanda hangi kapıdan çıkış yapabileceğini de belirliyor. Yolun bunca uzamasını hiç dert etmiyoruz çünkü Eymen çile ve elemlerle dolu yaşamına inat Türkiye’ye ilk kez gelecek olmak nedeniyle inanılmaz neşeli, bize de onun bu sevincine ortak olmak düşüyor. Sınır kapısını geçip Türkiye’ye girdiğimizde bu kez kahkahayla karışık çığlıklar atıyor ve ekliyor ‘’Gülümse; çünkü artık Türkiye’desin!’’ Bu cümleyi aynı tonda en az on kez tekrarlarken arabanın arkasından bizlere sarılmayı da ihmal etmiyor.

 

Amacımız bir an önce Antalya’ya varabilmek; çünkü orada can dostlarımız var, yetişmeliyiz onlara, mümkünse hemen, şu an telaşındayız. Biz gidemeyeceğiz Gazze’ye; ama uygulanan insanlık dışı kuşatmayı kırmak adına her türlü riski alarak yola çıkacak olan özgürlük sevdalısı yoldaşlarımızı bu kutlu yolculukta en azından uğurlayabilmek istiyoruz. Dünyanın her bir yanından gelen insanlar, her dinden, her inanç ve kültürden. Yüce insanlık idealleri adına rahatlarını bozabilen bu mübarek insanları dua ve sevgilerimizle denize salacağız. Tam anlamıyla barış ve huzur için çıkılacak bir sefer bu, ama İsrail devletinin teamüllerini bilen biri olarak tehlikeli sonuçları da olabileceği düşüncesi zihnimin bir tarafını meşgul ediyor.

 

Eymen, Türkiyeli dostlarını anlatıyor Amir’e ara ara. Hakan Albayrak’tan, Adem Özköse’den, Ahmet Varol’dan ve diğer dostlarından çok içten ve ulvi bir sevgiyle bahsediyor. Ben de kimi zaman Türkiye siyasi tarihi üzerine bilgiler veriyorum, fonda Filistin direniş marşları…

 

Nihayet Antalya’ya, Mavi Marmara ehline kavuşuyoruz. Cemaat, Kepez Belediyesi Spor Salonu’ndaymış, oraya yönlendiriliyoruz. Aman ya Rabbi, kimler yok ki burada! Hayatım boyunca birbiriyle bu denli kardeşçe kucaklaşan geniş yelpazedeki insan topluluğuna rastlamadığımı düşünüyorum. Özgürlük türküsü söyleyen dünyanın en güzel, en mütevazı insanları burada. En içten muhabbetlerle yapılan musafahalar, kucaklaşmalar esnasında bir aralık Amir’in yüksek perdeden sesini duyuyorum. Meğer Şeyh Raid Salah’ı görmesi nedeniyle attığı sevincin çığlığıymış bu. Malum, ana vatanına, baba yurduna hasretler. Ne Gazze ne Batı Şeria, ne Ramallah ne Kudüs’ü gidip görme imkanı olmayan sürgün kardeşler bunlar. Raid Salah onlar için ayrı bir anlam ifade ediyor tabii ki, belki de çoğumuzun hiçbir zaman anlayamayacağı denli içrek. Raid Salah henüz kim olduğunu bilmeden bu delikanlıyı muhabbetle bağrına basarken, o da bu aralık kimler adına Türkiye’de bulunduğunu fısıldayıveriyor kulağına. Raid Salah nur yüzüne bakıyor bu sefer Amir’in ve tam olarak ‘’Arapça’’ öpüyor. Eymen Halid de geliyor ellerine sarılıyor; Şeyh izin vermiyor ve onu alnından öpüyor. Ben sadece mutlulukla karışmış bir şaşkınlık içerisindeyim ve bu belki de çok uzun süre veya hiçbir zaman tekrarı olmayacak muhteşem anlara tanıklık etmenin huzuru içerisindeyim. Ümmet denilen şey bu olmalı!

 

Hakan Albayrak ve dostlarıyla buluşuyoruz. Muhabbet dolu inanılmaz sahneler yaşanıyor. Kardeşlik, kardeşlik, en geniş ve sadakat dolu anlamıyla saf bir kardeşlik kokusu hakim Antalya’nın tüm sokaklarına; belki de çok uzun zamandır tanık olmadığınca. Ebubekir Kurban’ı görüyorum, Eyüp Gökhan Özekin’i. Bahadır İslam’ın pak yüzünü sanırım ilk kez orada fark ediyorum. Yahya Coşkun da bitirim genç halleriyle orada. Eymen Halid, Adem Özköse’nin tercümanlığı eşliğinde Bülent Yıldırım ve arkadaşlarıyla uzunca sohbetler ediyor. Arada devreye Samet Doğan ve ben girerek Adem’in takıldığı yerlerde Eymen’in sözlerini hep birlikte en doğru şekilde tercüme etmeye çalışıyoruz. Çaylar kahveler içiliyor, muhabbetler koyulaşıyor, Hakan ara ara bu yolculukta kendilerine eşlik edecek olan kardeşi Sinan Albayrak’la telefonda konuşuyor, o sıra önemli bir şey olmalı.

 

Ve en nihayetinde ‘’vira bismillah’’ diyecekleri gün geliyor Mavi Marmara’nın insanlığın onuru adına. Muhteşem bir kalabalık var Antalya limanında. Gözlerim, damatlarımız Adem Özköse ve Adil Tuna’yı arıyor. Bu esnada bazı Düzceli dostlarla da karşılaşıyorum. İbrahim Korkmaz ağabey de orada, uzunca sohbet ediyoruz. Onun bu gemide olmasından ayrı bir sevinç duyuyorum.

 

Coşkulu marşlar eşliğinde sloganlar atan muazzam kalabalık arasında Adem ve Adil’i görüyorum ve yaklaşarak; ‘’oğlum dikkat edin, bu İsrail’in ne yapacağı belli olmaz, bizim kızları dul, çocuklarınızı yetim bırakmayın, akıllı olun’’ diyorum, gülüşüyoruz. ‘’Yok ya dayı, gidip geleceğiz işte’’ şeklinde karşılık veriyorlar ve kucaklıyorum onları. Tüm dostları öpe koklaya uğurluyoruz dualar eşliğinde ve Mavi Marmara yola çıkıyor işte!

 

O meşum gecenin haberleri bize ulaştığında Antakya’dayız. İsrail’in tüm dünyaya meydan okurcasına uluslararası sularda Mavi Marmara’ya saldırdığını ve aynı günün sabahı uzun zamandır eylem yapmayan PKK’nın -her nedense- İskenderun’da 7 askerimizi şehit ettiğini öğreniyoruz ve çıldırmamak elde değil. Gemiyle bağlantı kesilmiş, dostlarımızın kardeşlerimizin akıbetinden bihaber öfke sellerinde yüzüyoruz. Yoldaşlarımla birlikte hemen bir şeyler yapıp İsrail’e karşı misillemede bulunmak arzusuyla adeta yanıyoruz. Çok endişeliyiz; ‘’etki edebileceğiniz birimleri harekete geçirin, birkaç roket atıp tehdit etsinler, bizim çocukların başına aman ha bir şey gelmesin’’ gibisinden sekeret hali sözler söylüyorum. Ellerinde silah olmadığına emin olduğumuz sivil bir yardım gemisine haydut bir güç tarafından saldırı yapılıyor ve bu gemide bizim canlarımız, dostlarımız, kardeşlerimiz ve yoldaşlarımız var!

 

Sonra, şehitler ve yaralılar. Rehin alınan geminin İsrail zindanlarına tıkılmak istenen aydınlık yüzlü barışçıl aktivist yolcuları. Sonuçta Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Sayın Erdoğan’ın talimatlarıyla Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun olaya tam olarak el koymasıyla tarihinde ilk kez İsrail’in dize getirilebildiği bir durum var ortada. Sonrasında sağ kalanların hepsi Türkiye’ye getiriliyor. Ancak acılar ve öfke aradan yıllar geçse de yürekleri dağlamaya devam ediyor.

 

Ah Mavi Marmara! Ah o güzel ve cesur insanlar topluluğu! Esasen Arap intifadası, devrimleri, başkaldırısı, adı her neyse işte… Bunların tümünün ilham kaynağı da sizsiniz, kutlusunuz, mübareksiniz! Şehitlerimizin kanı yudum yudum ilham olmuştur tüm İslam dünyasına, izzet, şeref ve haysiyet dolu özgürlük mücadelesi adına… Bu destan, kısa ve güçlü bir manifestosudur zulme başkaldırının… Bugün söndürülmüş gibi görünse de, yarın ilk fırsatta bu ruh yeniden ayağa kalkacak ve aşılamaz sanılan duvarları sahipleriyle birlikte tarihin karanlık çöplüğüne gömecektir. İnşallah.

 

Selam ve duayla…


SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
OKUYUCU YORUMLARI
12.07.2020
14:00

sayın saim tut mavi marmara tanıklıgınız gerçekten önemli ama düzce için yapılması gereken birçok yatırım var eski akp il başkanlıgı yapmış birisi olarak düzcenin gelişmesi için kardüzü eftenia tabiat parkı düzcespora stadyum kurugöl futbol takımları kamp merkezi katı atık merkezi çevre yolları gibi onlarca sorunun halledilmesi için sivil toplumun öderlei olarak düzce şehrine deger katacak yatırımları harekete geçirerecek düzce sevdalıları göreve

Katılıyorum   Katılmıyorum
%50,00
çetin karayel


Bu sayfa da yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan duzcetv.com sorumlu tutulamaz.